Darwinizm’in bitmeyen devrimi

Bolca deney, gözlem, bulgu ve nedenselliğe dayalı çığır açıcı bir bilimsel keşiften başka şey olmasa da karşıtlarınca neredeyse salt ‘siyasi ideoloji’ olarak algılanan evrim teorisi, bugün dünyanın her köşesinde biliniyor. Charles Darwin’in tezleri bu denli yaygın şekilde kabul görse de kendi evrimini henüz tamamlamış sayılmaz.
Doğanın mucizeleri her yerde: kanatlarını origami ustası gibi kapatıp açan böcekte, yaprağının üstündeki çamurlu suyu hızla döküveren lotus çiçeğinde, avını tuzağa düşürmek için ördüğü ağa kendi asla yapışmayan örümcekte… Tarihin başlangıcından beri bu tür şaşırtıcı doğa olaylarına kafa yoran insan uzun süre bunları tanrının hikmeti, hatta varlığının kanıtı olarak yorumladı. Ancak 200 yıl önce, 12 Şubat 1809’da dünyaya gelen birisi, bu inanışları kökten değiştirecekti. Charles Robert Darwin, canlı hayat ve insanoğlunun kökenleri hakkında radikal görüşler taşıyan kitabıyla tarihin en büyük ve en cesur bilim insanlarından biri olarak bilinecekti.
Darwin’in doğumundan bu yana Dünya’nın ve üstündekilerin tabiatı tamamen farklı algılanır hale geldi. O vakitler atomların varlığı ve özelliklerine dair modern teoriler daha altı yaşındaydı, Dünya’nın yaşının ise sadece 6 bin olduğuna inanılırdı. Samanyolu’nun ötesinde evren neredeyse yoktu, radyoaktivite, izafiyet ve kuantum teorileri hayal gücünün ötesindeydi. Görünmeyen tanecikler, sonsuz uzay, zamanın süreksizliği, maddenin değişkenliği gibi 19. yüzyıl –ve erken 20. yüzyıl- bilimsel bulguları, bilim dünyası dışında genel kabul görmekte veya her sınıf ve kesimde bilinirliğe ulaşmakta zorlandı. Evrim teorisi hariç! Bugün çok az kişi Einstein’a inanmadıklarını söylerken, Darwin’e inanmamakla gurur duyan pek çok insan var. Onun düşünce biçimini kabul edenler bile, 150 yıl öncesinde olduğu gibi, bunları savunmakta hala sorun yaşıyor.
‘Köken’in kökeni
Aslında doğal seçilim yoluyla evrim düşüncesini anlamak hiç de zor değil, sadece çelişik olmayan ve kendi içlerinde tutarlı bazı önermeleri birbiriyle ilişkilendirmek gerekiyor. Bu önermeler; organizmaların aynı tür içinde bile farklılık gösterebildiği ve zamanla yeni farklılıkların ortaya çıkabildiği, bu farklılıkların anne babadan çocuklara geçebildiği ve mevcut alanlarda var olabileceğinden (veya mevcut kaynaklarca desteklenebileceğinden) daha fazla bireyin dünyaya geldiği. Varılan sonuç, Darwin’in “varolma savaşı” olarak tanımladığı şey. Bu savaşta, zayıf olanlar elenirken güçlü olanlar hayatta kalıyor. Hayatta kalanlar, bunu başarmasına yardım eden genetik özelliklerini çocuklarına geçiriyor. Belirli bir zaman sonra ise bu aktarım yeni türlerin oluşmasına yol açıyor.
Darwin bunları düşünen ve bir araya getiren ilk kişi değildi. Milattan önce 490 yılında yaşamış Yunan düşünür Empedokles, hayvanların çevrelerine nasıl uyum gösterdiklerini açıklamaya çalışırken doğal seçilimu öneriyordu. Varoluş savaşı düşüncesi, 776 yılında Basra’da doğmuş Müslüman teolog ve araştırmacı Cahiz’e kadar uzatılabilir. Aynı düşünce 17. yüzyıl fiozofu Thomas Hobbes’un ve 18. yüzyılda yaşamış olan Erasmus Darwin’in (ki kendisi Charles Darwin’in büyükbabasıdır) çalışmalarında da kendini göstermişti.
19. yüzyılın başlarında evrim düşüncesi yavaş yavaş hayat buluyordu, türlerin değişebildiği düşüncesi yaygın olarak kabul görüyordu. Botanistler bu değişebilirliği melez bitkilerde görüyorlardı. Eksik olan şey bunun açıklanmasında kullanılacak mekanizmaydı. Fransız doğabilimci Jean-Baptiste Lamarck, bu mekanizmayı bulduğuna inanmıştı; türlerin değişken olduğunu anlamış ve türlere bağlı özelliklerin ebeveynlerden geçtiğini öne sürmüştü. Hatası ise canlı bireylerin ihtiyaç duymadıkları özellikleri kendi kalıtım zinciri içinde yitirip, ihtiyaç duyduklarını geliştirdiklerine – ve bu değişiklikleri çocuklarına geçirdiklerine – inanmasıydı. Mesela bir zürafanın boyu, diğer zürafaların ulaşamadığı dallardaki yaprakları yiyebilme takıntısıyla yaşam süresi içinde biraz daha uzayabilirdi ve bu ‘sonradan edinilmiş’ özelliği izleyen kuşaklara aktarılabilirdi. Fikir güzeldi ama Lamarck yanıluyordu. Çünkü bireyin sonradan edindiği özellikler bu şekilde aktarılamazdı.
Bu sorunun yanıtı biyoloji değil ekonomi dünyasından geldi. 1778’de Thomas Malthus, “Nüfus Hakkında Bir Deneme” (An Essay on the Principle of Population) adlı makalesini yayımladı. Malthus’a göre doğal nüfus geometrik olarak artarken gıda arzı doğrusal artmaktaydı; diğer bir deyişle belirli bir zamanda belirli bir alanda mevcut kaynaklarla yaşayabilecek nüfustan çok daha fazlası dünyaya geliyordu. Malthus’un kitabı, çok eski olan bir düşünceyi tam da doğru zamanda gündeme taşıdı. Kitabı okuduktan sonra Darwin ve İngiliz doğabilimci Alfred Russel Wallace, birbirlerinden habersiz olarak bulmacanın parçalarını bir araya getirdiler ve doğal seçilim yoluyla evrim düşüncesini tasarladılar.
Güçlü olan mı yaşar?
Her ikisi de Lamarck’ın gözden kaçırdığı şeyi fark etmişti; kazanan ve kaybedenleriyle kalabalıklaşan bir dünyada ‘varoluş savaşı’, en üstün özellikleri taşıyan bitki ve hayvanların hayatta kalmasını sağlayan mekanizmaydı. Darwin, otobiyografisinde bu ‘uyanış’ anını şöyle aktarıyor: “Sırf zevk için Malthus’un nüfus hakkındaki görüşlerini okumaya karar vermiştim ve varoluş savaşını kabule iyi hazırlandığım için yazıda bahsedilen güçlünün hayatta kaldığı’ tezi beni çarptı; yani kısıtlı yaşam şartlarında elverişli olan bireysel özellikler korunurken, elverişsiz özellikleri taşıyanlar yok oluyordu. Bunun sonucu ise yeni ve daha dayanıklı türlerin ortaya çıkmasından başka bir şey olamazdı.”
Ancak bu parçaları bir araya getiren ilk bilimciler yine de Darwin ve Wallace değildi. 1813’te İskoç doktor William Charles Welles, Royal Society’de ırk üzerine bir sunum gerçekleştirdi; farklı iklimlerdeki insanların deri renklerinin neden değişiklik gösterdiğini açıklamaya çalıştığı sunumunda ‘doğal seçilim’ kavramını kullandı. Ardından 1831’de İskoçyalı arazi sahibi Patrick Matthew, savaş gemisi yapımında kullanmak üzere en iyi ağaçların yetiştirilmesini konu edinen bir kitaba yapılan ekte doğal seçilimun tanımını yapmıştı.
Zamanla Wells ve Matthew isimleri unutulurken, teoriyi sarih kılan ve bu fikre odaklı sayısız eser üreten Darwin ve Wallace tarihe geçti. Bu ikisi 1858’de Linean Society’de birlikte sunum yapmışlardır. Ama yaşamının 20 yılını embriyoloji, yapay döllenme, coğrafya, ekonomi ve jeoloji gibi farklı alanlardan faydalanarak teorisini destekleyecek zahmetli bir kanıt toplama sürecine ayıran ve bunun sonucunda “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökenine Dair”, veya “Varoluş Savaşında Elverişli Irkların Korunması” kitabını bastıran Darwin, Wallace’tan daha ünlü oldu.
Darwin’in teorisi türlerin çevreye uyum sağlamada gösterdikleri başarıyı ve yeni türlerin oluşumunu açıklıyordu. Teoriye göre böcekten lotus çiçeğine kadar her canlı birbiriyle ilişkiliydi ve her şey sonuçta tek bir ortak atadan türemişti. Böylece evrim kavramı, Dünya’nın muazzam yaşlılığını gösteren sarsılmaz kanıtların ortaya çıkmasıyla da, o vakte kadar sırrına varılamayan türsel çeşitliliği açıklamak için başvurulan ‘ilahi kudret’in yerini aldı ve daha geniş çerçevede evrenin ilahi bir müdahaleye değil, doğa yasalarına bağlı olduğunu ortaya koydu. Darwin bunları çözmüş ve sonuçlardan da rahatsızlık duymuştu.
Fakir halklar ‘yaradılışçı’
Bu rahatsızlık bugün de hemen her toplumda devam ediyor. Gallup’un geçtiğimiz yıl ABD’de yaptığı araştırmaya göre “insan türünün bir milyon yıldır evrimleştiği” önermesini kabul edenlerin oranı 1982’de yüzde 9 iken bugün sadece yüzde 14’e yükselebilmiş durumda. Evrimin kabul düzeyi dünyada değişkenlik gösteriyor; en ateşli evrim taraftarları İzlanda, Danimarka ve İsveç’ten çıkıyor. Tahmin edilebileceği üzere bir ülkede evrimin genel kabulü tanrıya olan inanışın yaygınlığı ile ters orantılı. Yine de ilginç bir çelişki de mevcut.
Evrim üzerine çalışan bağımsız araştırmacı Gregory Paul ve California’daki Pitzer Üniversitesi’nden sosyolog Phil Zuckerman’ın önermelerine göre tanrıya inanış, varolma savaşı yoğunluğu ile doğru orantılı. Gıdanın bol, sağlık hizmetlerinin gelişmiş, iskanın kolay erişilebilir olduğu ülkelerde insanlar, hayatın güvence altında olmadığı ülkelerdeki insanlardan daha az tanrıya inanıyor. Tanrıya duyulan inancın ve evrimin reddinin Darwince tanımlanan baskı koşullarına daha fazla maruz kalan toplumlarda daha yaygın olduğu öne sürülüyor.
Ne olursa olsun modern bilimin pek çok dalı bugün evrimsel gelişimi kabul etmeksizin işleyemiyor. Darwin’in fikirleri sadece biyoloji ve tıpta değil, sanat ve politikaya kadar pek çok alana nüfuz etti. Bu etki teorik olduğu kadar pratikte de kendini hissettiriyordu; yazılım mühendislerinden ilaç sanayi için yeni ürünlerin geliştiren kimyagere kadar pek çok işkolu evrimsel düşünce sistematiğinden faydalanıyor.
Sorun ister insanların belirlenen görev için zamanı yönetmeyi başaramayıp riske fazlasıyla maruz kalmaları olsun ister sorunun soruluş biçimine göre farklı cevaplar verme eğilimi göstermeleri olsun her daim açıklamanın evrimsel bir dayanağı olma ihtimali vardır. İnsan davranışlarını daha rahat anlayabilmek için dünyanın Darwin’e ihtiyacı var. Bazılarına göre bu, bir insanın düşünebildiği en iyi fikir; değilse bile en iyilerinden biri olduğu kesin.
Sürekli gelişim anlamına gelmiyor
Tüm kanıtlarına rağmen evrim halen kabulü zor bir teori, zira yaşayan her şeyin rastlantı eseri var olduğu üzerine kurulu. 2002 senesinde ölen Amerikalı evrimci biyolog Stephen Jay Gould’a göre Darwinizm’e dair yanlış anlamalar teorinin zor anlaşılır olmasından değil, insanların anlamak için çabalamamasından kaynaklanıyordu; ona göre sorunun kaynağı sürecin yanlış anlaşılmasıydı.
Nitekim sadece teoriyi reddedenler değil evrime inananlar arasında da yaygın olarak dile getirilen bazı yanlışlar var. Örneğin evrimin sürekli bir ilerlemeyi barındırdığı inancı. Bugün pek çok biyolog buna karşı çıkıyor çünkü evrimin sabit bir yönünün olmadığını biliyorlar. Bir canlı organizma evrim sürecinde daha karmaşıklaşarak daha güçlü hale gelebildiği gibi, daha basitleşerek de bunu yapabilir. Daha karmaşık veya daha basit olmak sadece organizmanın yaşadığı koşullara bağlıdır. “Bu nedenle” der Gould, “insan zekası rastlantı eseri bu kadar gelişmiş olamaz. Mutlaka bir dizi koşulların varlığına bağlıdır. Eğer bu koşullar biraz farklı olsaydı entelektüel Homo Sapien’ler olmayacaktı.
Elbette bu görüşe de karşı çıkanlar var. Bunlar evrimin sadece insanda değil pek çok türde ağırlıkla gelişmeye ve karmaşıklaşmaya doğru ilerlediğine ilişkin kanıtlar gösteriyor. Örneğin Ulusal Bilimler Akademisi Bülteni’nde (Proceedings of the National Academy of Sciences) yayımlanan bir makaleye göre, 550 milyon yıllık kabuklu hayvanlar (yengeç, karides, tahtakurulsu vs.) üzerinde yapılan bir araştırma karmaşıklaşmaya doğru evrilen çok daha fazla sayıda tür olduğunu ortaya koyuyor. İngiltere’deki Bath Üniversitesi’nden Matthew Wills, sonuçların “yaygın evrimsel kuramı doğrulayan bugüne kadar bulunmuş en güçlü veri” olduğu kanısında. Diyor ki, “Bu araştırmada daha basitleşerek evrim geçirdiğini gördüğümüz yegane canlılar ya parazitlerdi ya da izole edilmiş denizaltı mağaraları gibi daha uzak mekanlarda yaşayan canlılardı.”
Devrimini tamamlamayan evrim
Cambridge Üniversitesi’nden palaentolojist Simon Conway-Morris, evrimin rastlantısal şartlara bağlı olarak ilerlediği görüşüne karşı çıkan yeni bir evrim yorumuyla tanınıyor. Gould’un aksine Conway-Morris, en baştan yeniden başlatma şansımız olsaydı her şeyin yine bugünkü haline geleceğini savunuyor.
Dr. Conway-Morris bu fikre yakınsak evrim üzerine yapılan detaylı araştırmalar sonucunda varmış. Darwin’in de üstünde düşündüğü bu fenomen, farklı organizma gruplarının birbirlerinden bağımsız olarak benzer sorunlara – bunlar diş, göz, beyin, ekosistem veya toplum olabilir - benzer çözümler üreteceğini öngörüyor.
Dr. Conway-Morris’in iddiasına göre, fizik ve kimyanın doğası gereği, işlerin yürüyebileceği sınırlı sayıda yol olabilir ve evrim de bu ‘başarılı’ yollar üzerinde ilerleme şansına sahiptir. Çözüme giden bu ‘doğal’ yollardan ikisi daha karmaşık ve zeki hale gelmektir. Çünkü fizik ve kimya kuralları sabittir ve işler rastgele değil bu kurallara bağlı olarak gelişir. İster gözün oluşumunda rol oynayan kristalin molekülleri olsun ister kanın oksijen taşımasını sağlayan hemoglobin, her molekülün doğal yapısı onun belirli bir evrim yolunu izlemesini gerektirir. Evrim bir mekanizmadır ve kurallar dahilinde işler.
“Yine de daha işin başındayız” diyor Dr. Conway-Morris. Ona göre bilim böcekleri, lotus çiçeklerini, örümcek ağını açıklayabiliyor ama insanların bunları neden güzel bulduğunu henüz açıklayamıyor. Bu görüşle ters düşen genel veriler ise bunun açıklamasının insandaki “taklit” yeteneğinde yattığını ortaya koyuyor. Yani bazı biyolojik özellikler çevreye daha uyumlu olduğu için baskın oluyorsa, zaman içinde bazı “kültürel” kabuller de aynı şekilde yayılıp gelişebiliyor.
Biz, sokaktaki insan için, insanlığın rastgele veya katı kurallara bağlı evrimleşip evrimleşmediği o kadar da önemli değil. İnsan türü artık kendini anlayabilecek, doğanın “seçilim” cenderesinden kurtulabilecek ve varoluş savaşını durdurabilecek aşamaya evrildi. Bu süreci başlatan Darwin’di, devamının önemli bir bileşeni de Darwinizm olacak. Bu da bu büyük bilimcinin 200’üncü doğum yılını kutlamak için yeterli neden.
(Nature, NewScientist, Economist)

